"Galatasaray'dan ayrılmak gibi bir isteğim hiç yoktu, düzgün bir proje olsaydı..."

Türk basketbol tarihinin en başarılı antrenörlerinden biri olan Oktay Mahmuti, ülkemiz ve Avrupa basketbolunu anlattı.

"Galatasaray'dan ayrılmak gibi bir isteğim hiç yoktu, düzgün bir proje olsaydı..."

Tecrübeli başantrenör Oktay Mahmuti, son olarak geride bıraktığımız sezonun ikinci yarısında Galatasaray’ı çalıştırmıştı. Yaşadığı fikir ayrılıkları sonrası Galatasaray’dan ayrılma kararı alan başarılı çalıştırıcı Oktay Mahmuti’yle, Türk ve Avrupa basketbolunun gidişatını Sportando'ya anlattı.

‘’ Ayrılmak gibi bir isteğim hiç yoktu. Düzgün bir proje olsaydı, devam etmek isterdim…’’

Galatasaray ile olan sözleşmenizi feshettikten sonra yurt içi ya da yurt dışında herhangi bir takımdan teklif aldınız mı? Şimdilik bu sezonu boş geçirmek sizin kararınız mıydı?

Bu sezonu boş geçirmek gibi bir niyetim yoktu, tam aksine aslında yarım sezonda devralmış olduğum için bu sezona iyi hazırlanmak ve çalışmak istiyordum, öyle bir dönemde ayrıldım Galatasaray’dan… Hatta Galatasaray’dan ayrılırken, düzgün bir projeyle yola çıkılması durumunda görevime döneceğimi de ifade ettim. Ayrı kalmak gibi bir isteğim hiç yoktu. Sonrasında yaşananlar malum.

Galatasaray’dan çok geç ayrıldım. Tabii ki Galatasaray’ın başındayken başka takım arayışında değildim. Benim ayrıldığım dönemde tüm takımlarda antrenörler belliydi. Sonrasında antrenörleriyle yollarını ayıran bazı takımlarla temasım oldu. Amerika’da bazı temaslarım oldu. Ancak somut ve profesyonel anlamda net bir gelişme olmadı. Yine de bu sektörü biliyorsunuz, yarının ne getireceğini tahmin edemiyorsunuz.

Galatasaray camiasına bir kırgınlığınız var mı?

Camia olarak Galatasaray’a en ufak bir kırgınlığım yok, tam aksine saygım var. Kişilere kırgınlığım, kızgınlığım olabilirdi ama artık hiçbir şey beni şaşırtmıyor. İnsanlar beni şaşırtmıyor. Dolayısıyla onlara da bir kızgınlığım yok. Yaşanan süreç belli, her şey ortada. Sorunuza geri dönersek, hayır, camiaya en ufak bir kırgınlığım yok.

‘’Profesyonel hayatta insanların acımasız olduğu bir ortamda, ben acımasız olamadım…’’

Kariyerinizde İtalya’da Benetton macerası var. Keza Tau Ceramica (Baskonia) ve Real Madrid’den teklifler aldığınız biliniyor. Yurt dışından gelen ve sizin reddediğiniz teklifler arasında kırılma anı olarak gördüğünüz var mı?

O teklifleri aldığım ve Avrupa’ya gitmediğim zamanlarda burada kalmıştım çünkü insanları, ilişkileri ve verdiğim sözleri önemsemiştim. Profesyonel hayatta insanların acımasız olduğu bir ortamda, ben acımasız olamadım. Bugün geriye baktığımda, keşke gitseydim dediğim tabii oluyor. Real Madrid’den de Tau’dan da iki defa teklif gelmişti. İnsanlara söz verdiğim ve bir projeyi terk etmemek için bu teklifleri reddettim.

Bu konuyla bağlantılı bir şey soracağım. Özellikle 2000’li yılların başlarında ve ortalarında birçok Türk antrenör ve oyuncu, yurt dışına özellikle Avrupa’ya gitmişti. Ancak son dönemde ABD hariç kimse yurt dışına gitmiyor neredeyse. Bunun sebebi nedir sizce?

Son yıllarda Türkiye’nin Avrupa basketbolunun ekonomik olarak en yukarılarında olması… 2001 krizinde Türkiye basketbolu ekonomik olarak dibe vurmuştu. Mesela Efes olarak o sene Kambala’yı alabilmek uğruna Oyak Renault ile 5 bin dolar için yarışıyorduk. O yıl, Türk oyuncular için önemliydi. O dönemde birçok Türk oyuncu, burada oynadılar ve kendilerini göstererek yurt dışına gittiler. Şimdilerde yine ekonomik zorluklar yüzünden yine o tarz bir yönelme olabilir diye bekliyorum. 2008’den sonra Avrupa basketbolunun iyice çöktüğü ve Türkiye’nin uzak ara Avrupa’nın en önemli piyasası haline geldiği dönemde Türk oyuncuların yurt dışına gitmesi çok mantıklı gözükmüyordu zaten.

‘’Planlama olmadığı takdirde, biz bu sıkıntıları hep yaşayacağız. Hatta bunun bedelini daha ağır ödeyeceğiz.’’

İstikrarlı Euroleague takımlarını ve Banvit/TOFAŞ gibi örnekleri bir kenara koyarsak, diğer kulüplerin ülke basketbol ekonomisinin güçlü olduğu dönemlerde orta/uzun vadeli planlar yapmadığını belirtebiliriz. Geride bıraktığımız aylarda birçok takım kapandı. Ekonomideki sıkıntıların yanı sıra plansızlığın da Türk basketbolunu bu noktaya getirdiğini söyleyebilir miyiz?

Bence Türkiye’de genel olarak spor anlamında plan yapmak diye bir şey söz konusu değil. Herkes başlangıçta bir planla yola çıkıyor gibi gözükse de bu planlar, iki galibiyetten veya mağlubiyetten sonra yön değiştiriyor. En büyük sorun bu. Biz, her şeyden önce duygu yüklü hareket ediyoruz, mantıklı hareket etmiyoruz. İki örnek vereceğim: Galatasaray’ın başına ilk geçtiğimde, ‘hadi oynayalım-imajı değiştirelim’ diyerek yola çıktık. İlk sezon ligde final oynadık, ikinci sezon Euroleague’de mücadele ettik. Çıktığımız hedefe kıyasla bayağı başarılı bir noktadaydık ama sonunda, başarısız diyerek beni gönderdiler çünkü şampiyon olamamıştık. Oysa şampiyonluk için ya da Euroleague’de rekabet ettiğimiz diğer takımlara göre bizim bütçemiz komikti.

İşte Türkiye’deki en büyük sorun burada. Spor anlamında hiçbir zaman plan olamıyor. Biz her şampiyonaya “madalya için oynuyoruz” sloganı ile çıkıyoruz… Hiçbir zaman ‘’Bu turnuvayı şu sebepten, bu yüzden pas geçiyoruz” diyemiyoruz. Böyleyiz biz.

Geçtiğimiz aylar, Türk basketbolu için sıkıntılı geçti. Birçok takım, ligden çekilme kararı aldı. Bu sıkıntılı süreçten kısa vadede nasıl çıkabilir miyiz? Eğer çıkabilirsek bunu nasıl gerçekleştirebiliriz?

Büyük sıkıntılardan kısa vadede çıkılmaz. Belki bu sıkıntılı durum, bizi plan yapmaya itecek. Yine 2001’li yıllardaki gibi olacak. Bugünü değil, bir süre sonrayı düşünmeye başlayacağız. Ne istediğimizi bilmemiz lazım. Plan yapan kulüpler var ancak birtakım şeylerin bütün olarak yürümesi lazım. Planlama olmadığı takdirde, biz bu sıkıntıları hep yaşayacağız. Hatta bunun bedelini daha ağır ödeyeceğiz.

‘’Biz sürekli detay konuşuyoruz, ‘5 yabancı mı olsun, 6 yabancı mı?’ noktasında takılıyoruz. Detaya takılmadan realiteyi görmek lazım.’’

2019 FIBA Dünya Kupası öncesi son sezonda ligimize hem antrenörler hem de oyuncular bazında yeni bir yabancı sınırlaması getirildi. Sizce bu yeni sınır, Türk basketbolunu nasıl etkileyecek?

Kuralları değiştiriyoruz. Tamam, kurallar değişebilir ama bazı şeyleri bir plan içinde değerlendirmeniz lazım. Başlangıçta bu konuda herkes hemfikirdi, şu kadar yabancı olsun diyerek ve isteyerek yabancı sayısını arttırdık. Sayıyı arttırınca bu sefer, ‘Niye Türkler oynamıyor?’’demeye başladık. Altı yabancı olunca Türk oyuncuların az oynayacaklarını nasıl düşünemedik? Hiç mi mantığımız yok? Bakın, ben şu doğru, şu yanlış diye iddia etmiyorum. O noktadaki kişi ben değilim. Sadece bazı kararların mantıken bazı sonuçları olacağını, o kararı o sonuçları da öngörerek ve o sonuçlara da önceden bir çözüm düşünerek ya da en azından göze alarak, bir bütün içinde almamız gerektiğini söylüyorum.

Koç olarak baktığımda, bence en saçma karar, iki Türk oyuncunun aynı anda sahada olması gereken kuraldı. Basketbol gibi dinamik bir oyunda bu kararın, çok saçma bir karar olduğunu düşünüyorum. Yabancı sayısı 3 olur 5 olur her şeyin savunulacak bir tarafı var. Alınan kararları da çok sık değiştirirsek, insanların o kararlara göre plan yapmasını engelleriz, sürekli sıkıntılar yaşar ve bu işten keyif alamayız. Böyle bir yol seçtik, şu an bazı sıkıntılar var ama belki kuralı sürdürürsek, artıya geçeriz.

Bu işin bir de Avrupa’da olan takımlar cephesi var, onları da düşünmek lazım. Orada 7-8 hatta bazıları 9 yabancıyla oynuyorlar, Türkiye’de farklı takımla çıkıyorlar. İki farklı takımla oynuyorlar. Avrupa kupası oynanan takımların seyahat programı da çok yoğun olduğundan fazla antrenman yapma şansı olmuyor. O zaman bu takımlar için Avrupa kupası hedef oluyor. Türk oyuncular Avrupa’da zaten oynamıyor, ligde oynasınlar diyorsunuz, tamam oynasınlar ama idman yapmadan nasıl gelişecekler? Dediğim gibi sorunun çok fazla cephesi var, biz onlardan hiç bahsetmiyoruz, ‘5 yabancı mı 6 yabancı mı?’ bunu konuşuyoruz. Avrupa kupası oynamayan takımlar için durum farklı diyebilirsiniz ama şu an ligdeki 11 takım Avrupa’da mücadele ediyor ve çoğu zamanları yolda geçiyor. Oynamadan nasıl gelişecek oyuncular? Bence detaylara takılıp kendimizi kandırıyoruz.

2017 yılında Socrates Dergi’ye verdiğiniz röportajda Türkiye’de salonların basketbol maçlarında fazla dolmadığına vurgu yapmıştınız. Bu sezon yine salonlardaki seyirci sayısı, istenen seviyelerin çok altında. Sizce bu durumun bir çözümü var mı?

Şunu peşinen kabul edelim, bizde spor kültürü yok. Mesela geçenlerde Galatasaray-Fenerbahçe derbisi oynandı ve biz iki haftadır sürekli kavgayı konuşuyoruz. Sanki sahada futbol oynanmadı, insanlar sanki kavga etmek için çıktı sahaya. Biz hiçbir zaman bu işi bir şölene dönüştüremiyoruz. Bu bence ilk sorun. İkincisi, basketbol artık her yerde. Evde oturup 5 maç izlemek varken insanlar neden salona gitsin? İnsanlara salona gitmek için bir sebep vermek lazım. Ha televizyonda peş peşe bu kadar maç izlemek konusunda ne düşünüyorsunuz dersen, bence o da sorunlu.

‘’Benetton dönemi benim için çok keyifliydi.’’

Benetton günlerinizden bahsetmek istiyorum. Benetton günlerinizi nasıl hatırlarsınız?

Benim için çok çok keyifli iki yıldı. İnanılmaz güzel bir tecrübe ve çok keyifli bir ortam. Yurt dışında, farklı bir ortamda bulunmak benim için çok keyifliydi. Büyük kızımın okul dönemi geldiği için geri döndüm. Aynı dönemde orada da ekonomik krizler başladı zaten. Aslında hakikatten şanslıydım. Basketbolun gelenek olduğu, basketbolu organizasyon ve kulüp olarak bilen ve seven insanlarla birlikte çalıştım.

Geçtiğimiz günlerde Benetton’un sahibi vefat etti. Onun hakkında neler söylemek istersiniz?

Çalıştığım çoğu yeri kendi evim gibi gördüm. Benetton’daki ilişkilerim de çok iyiydi. Benim için basketboldan öteydi. Gerçekten vefat haberine çok üzüldüm. İtalya’daki cenaze gününde Barcelona’da erteleyemeyeceğim bir toplantım olduğu için cenazeye katılamadım. Benim için sadece bir basketbol değeri olarak değil; centilmenlik, kalite, kültür olarak da çok özel bir insandı.

Sanki son 10 yıllık döneme göre İtalya basketbolu biraz toparlanmaya başladı. Olimpia Milano’nun yatırımı sürüyor, Virtus Bologna ve FIAT Torino önemli bir atılım yapmanın peşindeler, Venezia/Trento/Avellino üçlüsü belli bir istikrar yakaladı…

2008 krizi, İtalya başta olmak üzere Avrupa’yı fena vurdu. Ancak basketbol kültürü hiç azalmadı. Salonlar hep doluydu. Hep oyuncu çıkıyordu. Altyapı kategorilerinde ve oyuncu üretiminde İtalyan basketbolu zaten istikrarlı. İki tane çok değerli İtalyan oyuncu, Avrupa şampiyonu Fenerbahçe’de oynuyor. Bu, onların ne olursa olsun bir güç olduğunu gösteriyor. Bütün olarak yukarıya doğru geliyorlar. Türkiye’deki ekonomik rakamlara ulaşmadılar hala ancak basketbol kültürü olarak hiç düşmediler. Bu kültürün altını rakamlarla doldurunca, İtalya basketbolu daha yukarılara gidecek. Dediğim gibi ekonomik krizde bile basketbola ilgi hiç düşmedi, salonlar hep doluydu.

İtalya’da ufak ama baskılı, basketbolu bilen atmosfere sahip salonlar var. İtalya’daki salon, deplasman atmosferlerinin oyuna etkisi nasıl?

İtalya’da her deplasman zor çünkü seyirciler, basketbolu çok hakim ve etkin. Mesela Bologna. Bologna, İtalya’nın basketbol başkenti. Bologna’nın İtalya basketbolunun yukarılarında olması önemli. Virtus Bologna, üst lige çıkmayı başardı. Fortitudo hala bir alt ligde. Bologna takımlarının başarılı olması, büyük artı olur İtalyan basketbolu için. Aynı şekilde Trieste’nin lige dönmesi ve Torino gibi bir spor ve kültür şehrinin bir takımı olması oldukça önemli.

“Bu kadar çok maç, üretimi azaltıyor.’’

Özellikle yeni formatla birlikte EuroLeague’deki maç sayısı çok arttı. Takımlar, daha az idman yapıyor artık. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa basketbolu için koçların ligi demek mümkündü ancak artık NBA gibi oyuncuların ligine doğru bir evrim sürecinin içindeyiz sanki. Bu konudaki görüşleriniz nasıl?

NBA’deki havuz, Avrupa’da yok. NBA’deki havuz, Avrupa’daki oyuncuları, yıldızları da kapsıyor. Bunun bedelini çok pahalı ödeyebiliriz ileride. Bu kadar çok maç, üretimi azaltıyor. Kısa vadede pazarlama için bu çok önemli olabilir ama biz, NBA ile yarışamayız. Euroleague, de çok iyi bir organizasyon. Ancak NBA ile Avrupa’nın tek yönlü bir ilişkisi var. Bu ilişki, ABD’ye doğru. NBA Gelişim Ligi’nin ekonomisinin yükselmesi sebebiyle artık buraya oyuncu getirmek iyice zorlaştı. Zaten bizim en iyi oyuncularımızı da NBA alıyor. Dolayısıyla Avrupa’da havuz o kadar geniş değil. Çalışma zamanı yok ve bu sebeple ürün kalitesi düşüyor. Birçok yerde artık insanlar nerede oynadıklarını bilmiyor. NBA’de seyahat kolaylığı var, özel uçaklar var. Avrupa’da birçok takımda bu yok. Deplasman maçı sonrası sabah 6’da diğer deplasmana gitmek için uçuş yaptığınız oluyor. Bu süreçte maalesef çalışma diye bir şey yok. Maç önü hazırlık içeriği de azaldı. NBA’de başarılı olmuş bir sistemi kopyalamak kötü bir şey değil ancak şartlar aynı değil. Bizim bahçede o kadar meyve yok ve o meyvelerin en iyisini NBA alıyor, misal Doncic, Cedi, Furkan, Jokic… Sonuçta seyirciler bizi değil oyuncuları izlemeye geliyor. Onlar olmadığı zaman, onlara ulaşılabilirlik çok kolay olduğu zaman sizin ürünün kalitesi düşüyor.

Avrupalı yıldızların hatta yıldız seviyesinin bir tık altı oyuncuların bile artık NBA’e gittiklerini biliyoruz. NBA maçlarına erişimi olan birinin, Avrupa basketbolunu izlemek için ne gibi sebepleri olabilir?

Eskiden aslında sebep vardı, bizde içerik çok daha doluydu. Maçlara hazırlanmak için eskisi kadar vakit olmaması bunun en önemli sebeplerinden. Gerçi NBA’de de hazırlıklar normal sezonda farklı, play-off’larda farklı oluyor. Kimin neyi neden izlediği kime hitap ettiğinizle alakalı. Herkesin farklı sebepleri var, bazısı Rocky tercih eder bazısı Godfather.

Güncel olarak NBA’de ya da Avrupa’da özel olarak takip ettiğiniz, maçlarından kendinize bir şey katacağını düşündüğünüz bir koç/takım var mı?

Her maçını izlemeye özen gösterdiğim bir koç ya da takım yok. Herkesten öğrenebileceğim birçok şey var. Her zaman bir şeyler katmaya çalışabilirsiniz. Bazen sadece neyin iyi olduğunu değil, neyin kötü olduğunu da görebilirsiniz. Ya da nelere uygulayıp uygulayamayacağınızı öğrenebilirsiniz. Sadece üst seviye Avrupa liglerinden değil, her yerden bir şeyler öğrenebilirsiniz. Hani öğrenmek olmasa bile bir şeyler çıkartabilirsiniz.

Ergin Ataman, son dönemde yaptığı birçok röportajda hedefinin antrenör olarak NBA’e gitmek olduğunu vurguluyor. Sizin şu anki kariyer hedefiniz nedir? Euroleague’de iddialı bir takım çalıştırmak mı? Bir şekilde NBA’e gitmek mi? Milli takımı çalıştırmak mı?

Ben, bunu bir aralar çok düşünmüştüm. Bir dönem, Euroleague’de üst seviyede antrenörlük yapmak ve o seviyede kalmak istiyordum. Ancak o zamanlar bu kadar Avrupa kupası maçı ve NBA’e gitme hedefleri yoktu. Artık bu noktada net hedefim olarak gösterebileceğim bir şey kalmadı. Eski hedefleriniz de her an değişiyor. Her zaman günün şartlarına göre hareket etmek daha mantıklı bence.

‘’Dünya Kupası’nda yapıyı oluşturabilmek ve geleceğe bakmak lazım. Sonucu kovalamanın bizim için daha kötü olacağını düşünüyorum.’’

Milli takımımız, 2019 FIBA Dünya Kupası’na gitme yolunda önemli bir avantaja sahip. Eğer Dünya Kupası’na gidersek, oradaki hedefimiz ne olmalı?

Bir jenerasyon geçişindeyiz. Bu jenerasyon geçişini nasıl tamamlarız o önemli. Bence orada bir hedeften ziyade yapıyı oluşturabilmek ve geleceğe bakmak lazım. Sonucu kovalamanın bizim için daha kötü olacağını düşünüyorum. Zaman kaybı olur bizim için. Geçiş sürecini geleceğe dönük nasıl daha iyi değerlendirebiliriz buna bakmak lazım.

Yıllardır Euroleague’de koçluk yapan Andrea Trinchieri, önemli bir meydan okumayı kabul ederek son yıllarını sıkıntılı geçiren Partizan’ın başına geçti. Siz, belirsizliğin hüküm sürdüğü bir yerde yeniden meydan okumaya sıcak mısınız?

Düzeltebileceğime inanacağım projelere sıcağım. Galatasaray dönemlerim böyleydi. İlk dönemimde çok iyi yerlere geldik. Son seferde yarı yolda ayrıldık, sebepler belli. Bunun heyecanı çok farklı. Bir şey üstüne çalışıp, üretmeyi seviyorum. Bundan heyecan duyuyorum, keyif alıyorum. Şu an Euroleague’de sonuçtan ziyade başka şeyler üretmeniz zor. Dolayısıyla inandığım projelerde yeniden meydan okumaya hazırım. Trinchieri’nin elinde önemli bir genç çekirdeği var Partizan’da.

“Boşken basketbolu daha iyi takip edebiliyor ve kendini yenileyebiliyorsun.’’

Geçtiğimiz haftalarda İsveç’te bir konferansa katılmıştınız. Keza Barcelona’da toplantınızın olduğunu belirttiniz. Oktay Mahmuti, günlerini nasıl geçiriyor?

Basketboldan kopmuyorsun çünkü basketbolu çok izliyorsun. Basketbol hayatımda hala merkezde. Çalışırken hiçbir günün boş olmuyor. Takvim çok yoğun, maçlar, seyahatler, antrenmanlar… Çalışmadığım dönemleri biriktirdiğim tatil hakları gibi görüyorum. Daha önce yapamadığın şeyleri yapabiliyorsun. Basketbolu daha iyi takip edebiliyor ve kendini yenileyebiliyorsun. Sadece Türkiye değil, tüm ligleri analiz ederek kendini geliştirebiliyorsun. Çalışırken bunları yapamıyorsun, istesen de görmüyorsun çünkü vakit dar. Son dönemlerde İsveç’teki gibi workshop teklifleri arttı. TED X sonrası konuşmacılık teklifleri gelmeye başladı. Onları takvimime uyduğu sürece pozitif değerlendiriyorum. Bunun dışında aileme, arkadaşlarıma ve kendime zaman ayırıyorum. Küçük zevklere ve alışkanlıklara vakit kalıyor. Bence, hayat zaten bunlardan ibaret.

Başantrenörlük kariyerinizde birlikte çalışmayı en çok sevdiğiniz, sembol olarak gördüğünüz oyuncu?

Marcus Brown ve Antonio Granger.

Şu an en çok beğendiğiniz Türk oyuncu?

Cedi Osman.

Antrenörlük kariyerinizde en çok etki bırakan isim?

Bozidar Maljkovic.

(Sportando)

Güncelleme Tarihi: 14 Kasım 2018, 20:35
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER